7/6/2008
Şairin şairliği ne demek?
Şairin şairaneliği mi demeli yoksa?
Hangisini tercih etsek sıkıntılı bir duruma kapı araladığımız kesin. Çünkü ne yapsak ne etsek, etkisinden sıyrılamadığımız sıkı bir sözlü kültüre sahibiz. Öyle ki, çoğu kere yazılı kültüre ket vurabilmekte sözlü kültür alışkanlıklarımız.
Böyle bir durumda şairin şairliğinden bahsetmek hiç de abes olmasa gerek. Formatlı söz dizileri söyleyen her kesin şairliğe soyunduğu bir ortamda neden abes olsun ki?
Sorun, şiirin ne olduğunun hâlâ bilinmeyişinden kaynaklanıyor. Onca süslü püslü, anlamı ve karşılığı kendinden menkul tanımlama girişimlerine ve poetik söylencelere rağmen mi? Maalesef evet. Hem de bütün söylenenlere rağmen. Peki neden?
Şair, “görülmesi gerekenin farkında olan, yani ‘oluş’u yakînen bilen” dir demiştik hani. Farkında olmak ve bilmek şiir algısında temel ayırt edici ögelerdir. Farkında olmanın ön şartının ise görmek olduğu açık. Bunu söylemeye bile gerek yok aslında. Ama görünen o ki, daha epeyce söylenecek. Görmenin ayrıcalığından habersiz, farkında olmak nedir bilmez kişilerden, oluş’a dahil olmak ve onu yakinen bilmek yani bütün varlığıyla varoluşu yaşamak konusunda doğru bir yönelim içerinde olmalarını beklemek saf dillik olmaz mı? Olmaz olur mu hiç. Başka ne olabilir ki zaten. Mesele, algı meselesi kısacası. Hayatı doğru algılayamayan bir insanın, şiiri doğru algılaması mümkün değildir. Yanlış anlaşılmasın, daha önce de söyledim, şiire kutsallık atfediyor değilim. Şiiri, insanlığın ya da bir milletin tarihinde belirleyici bir olgu olarak da görmüyorum. Şiir, ne tarihtir ne kurtuluş reçetesi. Bu sebeple; şiire borçlu olmak hissi gereksizdir. Aslında örtük bir kutsallık atfıdır borçluluk hissi içerisinde olmak da.
Algı meselesine dönelim: Şiir algımız nedir? Ya da şöyle soralım: Bir şiir algımız var mı? Var elbet. Olmadığını söylemek haksızlık olur. Ancak boyutları ve niteliği nedir bu şiir algımızın? Önemli olan burası. Ya basite indirgemek ya da kutsallaştırmak. Zaafiyet burada işte. Kimileri her duygulanımını, her düşündüğünü, her tasarımını, her kızgınlığını yahut her sevincini belli bir ses düzeneği içerisinde dillendirmeyi şiir sanırken; kimileri de varoluşunu, geçmişini-geleceğini şiire angaje etmekte. Uçlarda gezinmeyi seven bizler için hiç de yabancısı olmadığımız bir durum. Şiiri geçmişte olduğu gibi, söz sanatı olarak algılamak ne kadar yanlışsa, bir üst metin olarak algılamak da o kadar yanlıştır. Onu sıradanlaştırmak da elbette. Şiire yönelik olan bu algı, şairi dışta bırakır mı? Tabiî ki bırakmaz. Şiirin söz sanatı olduğu bir algıda şair, şaman taklitçisinden başka bir şey olamaz. Doğaldır ki; taklit varsa şiir yoktur. Taklit, şiir için en büyük yok edicidir. Öte yandan, belâgat da şiirin dışındadır artık. Belâgattan tamamen soyutlanmış bir şiir mümkün mü peki? Sanımca hayır. Önemli olan, asıl dayanağın ne olduğu, belâgat olup olmadığıdır. Günümüz şiiri, yani modern şiir, tamamen belâgattan ibaret olamaz. Fakat şiiri belâgattan kurtarmak adına, onu, ucu ve yönü belirsiz modern ve postrmodern safsatalarla kör kuyuya atmak da şiire yapılan en büyük haksızlıktır. Bu haksızlığın yukarıda değindiğimiz yanlış algıyla başladığı kesin.
Şimdi başa dönelim, şairin şairliğine yani. Kişiyi şair kılan nedir? Şiir yazıyor olması mı? Kesinlikle hayır. Öyle olsaydı, her formatlı söz dizimine şiir denirdi. Kimilerinin o tür söz dizimlerine şiir demesi bir şey ifade etmiyor. Şiir yazıyor olmak, şairlik için yeterli değilse, nedir o zaman kişiyi şair kılan. Sözü hiç dolandırmadan söyleyelim: ‘Eda’ dır o.
Eda, şairin kendine özgülüğünün adıdır. Kişinin kendine özgü bir duruş’u, duyuş’u ve söyleyiş’i yoksa şairliği de yok demektir. Şair, en başta varlığındaki kendine özgülüğü fark eden kişidir. Ancak bu fark edişle varoluşu keşfedebilir. Her fark ediş, keşfe açılacak diye bir kesinlik öngöremeyiz diğer yandan. Kendini fark eden ve varlığın bütüncüllüğünü keşfeden kişi, şiirle iştigâl ediyor olmaktan öte, şairliği de hak etmiş demektir. Takdir edilir ki; bir şeyi hak etmek, kişi için çok ama çok önemli bir aşamadır.
Sözün özü: Şair; duruşunu, duyuşunu ve söyleyişini dilde somutlaştıran kişidir. Dilde somutlanma, kendine özgülüğün dille tezahürüdür bir başka deyişle. Bu tazahürü yaşayanların edası vardır ancak. Edasına yanılacak şairler de yalnızca onlardır.
Ne zaman ki; söz, hal’e dönüştü; sonra tekrar söze döndü orada şiir vardır. Şair, sözü ile halini hemhal kılandır. Kendiyle hemhal olan yani.
http://www.40ikindi.com
Yorum (0)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
3/6/2008
Hatırlamak mı istersiniz unutmak mı, dense insanlara; birini isteyenler diğerini isteyenlerden az olmayacaktır. Aslında gündelik hayatta çokça başvurduğumuz ikili karşılaştırmalar ne kadar gereksiz ve anlamsızsa böyle bir soru da o kadar gereksiz ve anlamsızdır.
Peki neden?
Ne hatırlamak unutmaktan ne de unutmak hatırlamaktan azade de ondan. Sanılır ki, karşıtlıklardan birini seçtiğimiz zaman ötekinden tamamen kurtuluruz. Bu seçmede, gizli bir esenlik hissi de yok değildir hani. Bir nevi, esenlik seçimidir yani yapılan. Oysa keyfî olduğu kadar göreceli bir tercihtir yaptığımız.
O halde; ne unutmaya bel bağlayalım ne de hatırlamaya. Zira her unutma aynı zamanda hatırlama, her hatırlama da unutma değil midir?
Bu noktada sözü kestirip atalım hemen: Tastamam öyledir; ancak kestirip atmakla kalmayalım ve devam edelim. Unutmaktan başlamaya, böylelikle hatırlamaktan da başlamış olmaya ne dersiniz? Soru şu: Neleri unutmak isteriz? Yanlışlarımızı, suçlarımızı, günahlarımızı…kendimizce olumsuz bulduğumuz her şeyi değil mi? Unutmak istediklerimiz, hatırlamak istemediklerimiz değil midir aynı zamanda; hatırlamak istediklerimiz de unutmak istemediklerimiz. En çok unutmak istediklerimiz, en çok hatırladıklarımız olmasın sakın!
İyi de, ne fark var öyleyse unutmak ile hatırlamak arasında? Ya da bir fark var mı sahiden?
Söyleyelim: Hatırlamak, ayıklamaktır. Ayıklamak, kusurlardan temizlemeye dönük bir eylemdir. Olanı kabullenip, ondan kendince bir seçim yapmaktır ayıklamakta asıl olan. Oysa unutmak, bir bakıma budamaktır. Budamak, olanı değil; olması gerekeni hedefler. Kendince biçimlendirmek çabasıdır yani öne çıkan. Hatırlamak, iyiye-güzele odaklı iken; unutmak, kötüye-çirkine odaklıdır. Aynı eylemin farklı tezahürleri bir bakıma. Bir farkla ki; unutmakta ‘olan’a reddiye vardır. Halbuki reddetmek, bütüncüllüğü bozar.
Gitmek mi kaçmak mı demiştik hani. Hatırlamak, bütün içinde kalmayı seçmektir; ‘bütün’ içinden keyfî seçmeler yapmak. Yani gitmektir hatırlamak. Unutmaksa parçalanmaya açık olmaktır; bütünün kimi unsurlarını reddetmek, en azından onları görmezden gelmeye kalkışmak. Kaçış yani.
Unutmak kaçıştır. En başından, hatırlamaktan kaçış.
Peki nereye kadar?
http://www.edebistan.com
Yorum (0)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
1/6/2008
Ömer Faruk Tekbilek, Adana’da doğdu, 1976 yılında Amerika’ya yerleşti. Halen orada yaşıyor. The Sultans müzik gurubunun kurucusu. Küçük yaşlardan beri Sufizm ile ilgileniyor. Tekbilek, bir çok çalgı kullansa da (ney, bağlama, kaval, davul, zurna, bendir,ud, darbuka, cura vs.) o, öncelikle çalmayı ibadet sayan bir neyzen. Tekbilek, Fatih Ali Khan, Hossam Ramzy, Peter Erksin, Arto tunçboyacıyan gibi müzisyenlerle de çalıştı.
-Kimine göre sanat, hayatımızdaki o derin boşluğu dolduruyor, kimine göre ise boşluğu iyice derinleştiriyor. Peki Ömer Faruk Tekbilek hayatı ve sanatı nasıl algılıyor?
Hayatın gerçek manasının, kendimizi, gerçek benliğimizi tanımak olduğuna inanıyorum. Ve bunu gerçekleştiren en kestirme, en direk yol ise sanattır. Sanatımız vasıtası ile kendi öz benliğimize giden bir köprü kurar ve edindiğimiz tecrübelerle şahsiyetimizi geliştiririz. Eğer sanat, müzik gibi en yüksek şekilde yaşanıyorsa, o zaman, hayatımızın nasıl dopdolu olduğunun ve boşluk diye bir şeyin olmadığının bilincini yaşarız içimizde.
- Müziğimizin ana damarlarından birini Tasavvuf Müziği oluşturuyor. Tasavvufun, aşkın ve hüznün hayatınızdaki yeri nedir?
Yaradana hayranlık duygusuyla dolu ve O’nun ismini şükürle anan bir kalbin sahibi oluşumun, bana çok küçük yaşta verilen en kutlu hediye olduğunun, hep farkında olarak bu günlere geldim.
“Gönlüme bir bahçe açılır senle olunca/Kalbime bir perde çekilir sensiz kalınca” sözleri ile hayatın, O’nu andıkça mutlu, O’nu unutunca da, puslu ve şüphe dolu bir yaşam olacağının gerçeğini hep yaşadım.
- Müziklerinizi dinlediğimde, hayatı bütünüyle kucaklamaya çalıştığınız hissine kapılıyorum. Böyle bir tutkunuz, idealiniz var mı ve anlamlı her şeyin anlamını yitirmeye başladığı, insanların daha da yalnızlaştığı bir çağda, hiç anlamsızlık çukuruna düştüğünüz oluyor mu?
Ben hayatın her anın ve her şeklinin kutsallığına inanıyorum. Gönül, hep O’nla dolu olarak, yapılan şey ne olursa olsun, o anı tam manası ile başka bir şeyi düşünmeden yaşayabiliyorsa, o zaman biz hayatın gerçeğine varmışızdır. Onun için albümlerimde tek yönlü değil de, her türde müzik yaparak, hayatın bir bütün olarak yaşanması gerçeğini yansıtmaya çalışıyorum. Bunun en yüce şeklinin de müzikal tiyatro formunda olacağını hayal ediyorum. Yalnızlık ise, aslında ‘kendimizle olamadığımızdan dolayı’ meydana gelen bir şeydir.
Şükürler olsun, kendi ismini andırarak bizi yalnız bırakmayana…
- Birçok yazar ve şairin hayatında,müziğin önemli bir yeri vardır.( Mesela Fransız şair Baudelaire, konuşma yeteneğini yitirdiği ve yatağa bağımlı yaşadığı bir dönemde, sevdiği bir müziği duyunca ağlamış. Hiçbir şeye tepki veremeyecek kadar hasta olmasına rağmen, müziğe tepki vermesi oldukça anlamlı aslında.) ben de enstrümantal müzik dinlemeye başladığımda, müziğin dilinin güzelliğini fark ettim. Şimdi sözcüklerin,müziğin çağrışımlı dilini öldürdüğüne inanıyorum. Siz dil ve müziğin dili arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?
Müziğin kendi lisanının çok daha evrensel olduğu elbette ki doğrudur. Ama yazılan sözler hakikaten gerçek manada bir şiir olarak hayat ve kendimiz hakkında bir mesaj veriyorsa, o zaman müziğe de zenginlik katarak, fikir yönünden de katkıda bulunup insanlara yön verebilir. Fakat yine de inanıyorum ki müziğin dilini çoğu zaman yalnız bırakıp, pek sık olmadan söylemek lazım.
- Amerika’da yaşıyorsunuz ve müziklerinizi bir çok kültürden yararlanarak üretiyorsunuz.
Türkiye’de uzun yıllardır süren Doğu Kültürü- Batı Kültürü ayrımı ve tartışması var.Kültürler arası böyle kesin bir ayrımın varlığına katılıyor musunuz? Ve Amerika’dan, Doğu nasıl gözüküyor?
Dünya kültürünü Adem oğullarının nesiller boyunca edindiği deneyim birikintisinin, bir insanlık tarihi hazinesi olarak bize gelişi şwklinde görüyor ve her milletin bundaki payının sadece gök kuşağındaki renkler misali gibi, kısmi olduğuna inanıyorum. Enerjimizi ve zamanımızı öteki renklerin kendimizinkini mukayese ederek harcayacağımıza, önce
içinde doğup büyüdüğümüz kültürü en iyi bildiğimiz yöntem olarak iyice hazmedip, ondan sonra diğer renkler hakkında bilgi edinmek lazımdır diye düşünüyorum. İnanıyorum ki bütün kültürlerin özü, insanın kendisiyle, evren ile ve de Yaradan’ı ile olan ilişkilerinden meydana gelmiş bir deneyim hazinesidir. Kendi kültürümüzü en iyi bildiğimiz şey olarak koruyup öğrenmek kadar, insanlığın bu günlere getirdiği bütün kültür şekillerini de takdir edip onlara gereken değeri vermeliyiz. Çünkü netice olarak Allah’ın dini birdir ve o da sevgidir. Yaradan ile irtibat kuran herkes, gönlünde duyduğu fısıltıyla doğruyu bulur ve yaratılanları da yaradan dan ötürü sever. Allah’ın ermiş kulları demediler mi;” yetmiş iki millete bir gözle bakmayan bizden değildir” diye.
Amerika’dan Doğu’ya baktığım zaman maalesef insanların büyük çoğunluğunun enerji ve zamanlarını başkalarını tenkit ederek ve de onların yanlış olduğunu ispatlamakla harcadıklarını görüyorum. Yanlış olanı herkes zaten hissediyor; kendimizdeki güzellikleri ve doğru bildiğimiz şeyleri anlatıp izah etmek lazım.
- Müziğin ve dünya müziği içinde Türk Müziği’nin geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Müziğin tanımını, “titreşimin ilmi ve sanatı” olarak algılıyorum .Evrende var olan her şey titreşimlerden ibaret olduğu için, müzik etrafımızda her an oluyor zaten .bizim algı derecemiz arttıkça, duyma ve de duyurma kabiliyetimiz de arttığından, her zamanki gibi her şey iyiye doğru tekamül edecektir, bundan hiç şüphe yok. İnsanlık şu anda ne kadar keşmekeşte görünüyorsa da, tarihte bundan daha beterleri de olduğundan, neticede insanoğlu hep daha güzele erişmenin çabasıyla yaratacak ve yaşayacaktır. Anadolu’nun eşsiz kültür mirası,müziğindeki çok zengin ritimleri ve de makam çeşitlilikleri ile insanlığın renk harmonisinde layık olduğu yerini alacaktır. Ortadoğu müziğinin enstrümanları ve de ritimleri ile dünya piyasasında yavaş yavaş kendini hissettirmesi, zaten olmaya başladı bile.
- Biraz da son albümünüz “Alif” hakkında bize bilgi verebilir misiniz? Neden Alif (Elif) ?
Alif’i, arapçadan geldiği için ve de İngilizce olarak yazarken “A” kullanıldığı için Alif olarak yazdık. Alif ile Akdeniz ülkelerinin kültür beraberliğini dile getirmek istedim. Roma imparatorluğu ve Osmanlılar’ın Kanuni sultan Süleyman zamanında da Akdeniz’in etrafında olan bütün ülkeler, birbirleri ile kültür alış verişinde bulunarak, şu zamanda sarf bir ırk bırakmayacak şekilde insanlığın birbiri ile kaynaşmasının misalini verdiler. Ben insanlığın gerçek barışının, birbirini takdir ederek yaşamasının ancak müzik ile gerçekleşeceğine inanıyorum. Çünkü insan, ancak müzik dinlerken insanlığını, ruhunun aldığı hazzı ve doyumluluğu yaşıyor. Milliyetçilik insanlar arasında bir çeşit duvar çekmekte. Milliyetçilikten ziyade, Allah’ın “Allah’a inananların hepsi kardeştir.” Ayetinde öğüt verdiği gibi, hümanist olmak gerekir.
- Son olarak, Tekbilek hayatın ezgisini, ritmini bulabildi mi?
Ömer Faruk Tekbilek olarak hayatın sırrını şu cümlelerle çözdüm, hamdolsun: Sen seni bil seni ! Akıl orada! Kendine bak, nefesini seyret! Keramet onda!
Alalh’ın en büyük lütfu olan Ney’lerimin, bana hayat yoldaşı olup, beni kendimle her gün buluşturarak, nefesimle haşır neşir olmamı sağlaması ile hayatın ritmini ve de en büyük ezgisini buldum. İmam Gazali’nin dediği gibi: “ Ey oğul, her şeyin ister istemez Allah’ı tesbih ettiği şu evrende Allah’ın ismini tekrarlayan kalbe sahip olmaktan daha yüce mertebe yoktur.”
Allahü ekber ve lillahil hamd!
Kırklar Dergisi, 22. sayı
Yorum (0)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
11/5/2008
Neyin mi?
Tabiî ki şiirin.
Sadece şiirin değil elbet.
İlkin, kendinin farkında olmalı şair; bittabi hayatın.
‘Farkında olmak’ süreci diri karşılamak ve aynı dirilikle sonlandırmaktır. Bu diriliği başından sonuna değin korumanın zorluğunu söylemeye bilmem gerek var mı? Yine de söylemiş olalım.
Kendinin farkında olmak, şimdilerde ağızlara sakız olmuş ‘kendiyle barışık olmak’ falan değil. Kendiyle barışık olmak; olanı olduğu gibi kabullenmek demektir, yani edilgen bir tavırdır. Oysa peşin bir kabulleniş değildir sözünü ettiğimiz edim. Olayları ve olguları, olumlu ya da olumsuz her nasıl olurlarsa olsunlar hep sorgulamak, kendi yapıp etmelerini bilgi ve bilinç düzeyinde gerçekleştirmek, böylelikle hayatın bütüncüllüğünü kavramaya yönelmek, buna azmetmektir farkında olmak. İlk bakışta dikkat çekmeyen ayrıntıları en başta görebilmek ve hep görmek nasıl mümkündür? ‘Kendi olmak’ değil midir yegâne anahtar. Sonradan görmek, yani ‘farkına varmak’ da değil bu; her ne kadar sözlükler ikisine de aynı anlamı verseler bile.
Kendinin farkında olmayan hayatın da farkında olmaz. Bu aşamalardan habersiz birinin, şiirin farkında olması ne mümkün. Bunu söylerken, şiire bir kutsallık atfediyor değilim; şiirin böyle bir niteliğinin olduğunu da düşünmüyorum ayrıca. Vurgulamak istediğim husus; şiirin, ‘yaşamsal bir edim olarak farkında olma’yı gerekli kıldığıdır, yani etken bir tavrı. Peki her şiir yazanda bu ‘etken farkındalık’ var mıdır? Evet, demeyi çok isterdim doğrusu; ama safdillik olur bu, hatta körlük.
Etken farkındalık, muhalif olmak mıdır peki? Tam olarak değil. Çünkü muhalif olmak da iğdiş edildi. Geleneksel olana veya kutsala karşı çıkmaya indirgendi. Bu sası muhaliflik, şiirlerini metalaştırdı. Hatta şiir bırakmadı ellerinde. Ellerinde diyorum, çünkü kirli zihinsellikleriyle karşılaşacakları sonuç başka bir şey olamazdı zaten.
O halde, şiir formatında bir şeyler yazmak, illâki şair yapmıyor insanı. Görünürde öyle olabilir. Genel geçer yaklaşım da bunu teyit edebilir. Ancak ölçütün görüntü olmadığı gayet açık. Öyleyse; bir kişi, şiirle meşgul olsa dahi şiirin farkında olmayabilir mi demek bu? Tek kelimeyle: Evet. Şiir, bir meşgale değildir zira; bir ‘hal’dir. Kişinin hal’iyle hemhal olmasını gerekli kılar. Hemhal olmak, yazgıya dahil olmaktır; edilgen bir kabullenişle hiçbir alâkası yoktur. Halbuki dahil olmak, sorgulayıcı tavra ilişkindir; en başta dahil olunacak durumun sorgusu zorunludur. Sorgulayıcı olmak, insanî bir haslettir. Sorgulamak, kimilerinin sandığı gibi, inkâr etmenin ne yandaşıdır ne gerekçesi.
İşte şair, hayatı bütün boyutlarıyla sorgulayan kişidir. Alemdeki bütüncüllüğü sorgu penceresinden gören ve öylece algılayan. Algılarını, iç dünyasının güdülerine ve dış dünyanın itkilerine teslim etmeden bilgiye ve bilince dönüştüren kişi. Bu dönüşüm idrakini sözle terennüm edendir şair; hatta kimileyin sözsüz sedasız, derin bir suskunlukla.
İster sözlü ister sözsüz olsun, terennümüyle bütüncül döngüye katılandır şair. Şiir ise, bütün ihtişamıyla ve en derin boyutlarıyla varlığı kuşatan bütüncül döngüye açılan kapılardan birisi. O kapıyı iyi bellemek lâzım ve eşiğinde neyi beklediğini bilerek beklemek. Acaba kaç kişi, kendisi için ardına kadar açılmış kapıların farkındadır? Ya aralanmış olanların! Kapının aralanmış yahut açık olması yetmiyor demek ki! Onu görmek gerekiyor, bir ‘gören’in olması.
Şair, görendir; ama en baştan gören. Görülmesi gerekenin farkında olan yani ve bu ‘oluş’u yakînen bilen.
Değil mi ki aynelyakîn bilinendir şiir; onu bir bilen gerekir. O şairdir.
www.40ikindi.com
Yorum (0)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
3/5/2008
Kaçmayalım.
Sonu yok çünkü kaçmanın.
Öyleyse gidelim.
Ama nereye, ne zaman?
En önemlisi de, nasıl?
Kaçmayalım, diyorsak olumsuz bir anlam yüklüyoruz demektir bu edime. Öyledir de. Aslına bakılırsa, kaçmak da bir nevi gitmektir. Ama geride bir şeyler bırakmak vardır kaçmakta; bir şeyler bırakmaya razı olmak en azından; yani edilgenliğe teslimiyet.
Kaçmak, sanal bir icraattır. Kaçan kişi, mensup olduğu yere değil; ait olmadığı zamana odaklıdır, hem de sanal zamana. Çünkü zaman; unutmak demektir, zaman unutturur. Sanır ki, zamanın akışkanlığı ve değişkenliği kendisini sağaltacak; unutarak her şeyi geride bırakacak, yeniden başlayacak yaşamaya, kaldığı yerden ya da yeni baştan. Oysa gitmek, ne geçmişe sünger çeken ne de yaşanılan anı görmezden gelen bir edimdir. Giden için; bulunulan yer, gidilecek yer kadar önemlidir. Çünkü, ne kaldığı yerden, ne de yeni baştan başlamak söz konusudur giden için. Hayata dahil olandır giden, yani nasibine sahip çıkan. Hep nasibini arar, gideceği yere de nasibiyle gider o. Ne zaman ki nasibine sırtını döner, o vakit gidecek bir yeri kalmaz.
Kaçarak salt geleceğe odaklanan kişi, ‘zamanı doldurmak’ peşindedir. Zamanı doldurmaya kalkışmak, aşkınlıktan ve içkinlikten uzak bir mekan algısına hapsolmak demektir. Bilmez ki, bir çeşit yetişkin oyalanmasıdır bu, belki zamansız bir evcilik oyunu. Zira ne öncekiler doldurabilmiştir zamanı ne de sonrakiler doldurabilecek.
Gidecek bir yerimiz yoksa nasibimiz kesilmiş demektir. Yazık ki, nasibimizin peşinden koşabileceğimiz ne bir zaman dilimi ne de bir mekancık vardır artık . Yola koyulmak için de bir sebebimiz yok demektir. Çıkılacak bir yol yoksa nasıl yola koyulabiliriz ki…
Gidenler, yola koyulanlardır. Ne geride kalmak ne de yolda kalmaktır yola koyulanın kaderi. Zira kaderin bütüncüllüğü çeker onu her nerede olursa olsun.
Gitmek, bütüne ulaşmak azmiyse; kaçmak, parçalanmaya rıza göstermektir.
Zamanı kesintisiz algılamaksa gitmek; zamanın bölümlenmesini onaylamaktır kaçmak.
Mekanı anlamlı kılmak değil midir gitmek; kaçmaksa anlamsızlaştırmak.
O halde yineleyelim: kaçmayalım, gidelim. Hep gidelim.
Gidelim ki, gidecek bir yerimiz olsun.
Bilelim ki; gidenler, gidecek yeri olanlardır. Onların ardında hiçbir kovalayıcı yoktur; ne başkaları, ne hatıralar, ne umutlar…
Kaçanlarınsa gidebilecekleri bir yer yoktur. Her ne kadar var gibi görünse de. Peşleri kalabalıktır her daim. Hiç yoksa, kendisi vardır kaçanın ardında; peşini bir an olsun bırakmayacak kendisi.
Gidelim.
Nereye?
Zamana gidelim.
Ne zaman?
Hep.
Nasıl?
Kendimizle baş başa.
Seyreyleyerek kaderimizi.
www.edebistan.com
Yorum (0)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
14/4/2008
Şiir nedir, sorusu şimdiye değin defalarca sorulmuş; hiç üşenilmeden de defalarca cevaplanmıştır. En öznel tanımlamalar şiir üzerine yapılmıştır, dense yeridir. O halde, bir tanımlama da ben mi yapacağım. Hayır. Niyetim tanımlama yapmak değil; sadece şiir – insan ilişkisine heves penceresinden bir göz atmak.
Heves; bir şeye karşı duyulan istektir. Fakat aşk, şevk derecesinde bir istektir bu. Herkesin içinde bir şeylere karşı istek vardır mutlaka; heves etmekten alıkoyamazsınız kimseyi. Ama herkes hevesdâr değildir yine de ve olamaz. Her arzuladığına ulaşıp ondan hevesini almak herkese nasip olur mu sanıyorsunuz. Ne mümkün! Kimlerin hevesi kursağında kalmamıştır ki!..Kimler etrafına bakıp, olur olmaz her şeye heveskârlık göstermemiş sonra da hevesini alıp kendi köşesine çekilmemiştir.
Kuşkusuz pek çok heveskârın yolu düşmüştür şiire. Heveskârı çok olunca, şiirin de yol geçen hanına dönmesi kaçınılmaz olmuştur. Aslına bakarsanız hanın bir şikayeti yok bu durumdan. Sıkıntı, konukların tavrıyla alakalı. Her konuk kendi tarzında şekillendirmek, kendi rengiyle boyamak istiyor hanı. Kimisi en mutena köşelere özene bezene yazarken kimisi kapı arkalarına hoyratça bir şeyler karalamakla meşgul. Neler yok ki? Salya sümük duygusallıklar mı ararsınız, hamasî tatminler mi, sakızsı yayvanlıklar mı, yoksa tek solistli çok enstrumanlı seslendirmeler mi? Hal böyle olunca da kargaşa yaşanıyor. İşin kötüsü herkes ayan beyan hancılığa soyununca kim hancı kim yolcu o da karışıyor.
Heves, bir başlangıçtır; şiirse sonuç. İnsanoğlu için başlangıç ne kadar normalse sonuç da o kadar normaldir. Yani pek çok insanın şiire heveslenmesinde bir anormallik yok mudur? Evet yoktur. Hele bir gençlik hevesi olmasında hiç mi hiç…
Burada düşünmek gerek. Başka ülkelerde de böyle midir, bilmiyorum, ama farklı olmadığını sanıyorum, özellikle gençlik yıllarında pek rağbetkârdır insanlar şiire. Bunda duyguların o dönemde daha coşkun oluşunun etkisi vardır mutlaka, ancak meseleyi salt duyguların coşkunluğuyla açıklamak yeterli olmasa gerek. Gençlik yıllarında, hele bir de aşıksa, şiir niyetine bir şeyler yazmamış çok az kişi vardır herhalde. Peki ne oluyor da, bir dönem yolunu illâki şiire çıkarmış insanlar, birden bire şiirden kopuveriyorlar. Gençlik yoldaşlarını neden terk ediyorlar? Yoksa yoldaş belledikleri şiir mi yarı yolda bırakıveriyor onları. İkisi de değil bence. Ne şiir, genç yoldaşını ne de genç, şiiri terk ediyor. Kimse kimseyi yarı yolda bırakmıyor yani. Peki nedir olup biten o halde? Söyleyelim: Bir an kesişen yolların tekrar ayrılmasından başka bir şey değil. Bu kadar basit mi? Evet, bu kadar basit.
Şiir, bir sanat olmaktan önce; bir söz söyleme aracı olmuştur hep. Şiirin tarihine baktığımızda bunu açıkça görürüz. Yüzyıllar boyunca insanlar hemen her şeyi şiirsel formatla ifade etmişlerdir. Sözlü kültürün olmazsa olmazı şiirden başka nedir? Gündelik hayatın içinde böylesine etkin ve canlı bir başka tür daha var mıdır? Hatta şunu bile söyleyebiliriz: Şiire atfedilen misyon, onu tür olmaktan öte bir algıya muhatap kılmıştır. Çeşitli nedenlerle gündelik dille ifade edilemeyen saklı duygular, çekinceler, gizler ve hatta güdüsel itkiler hep şiir olup dökülmemiş mi dudaklardan? Günlük dille söylendiğinde garipsenme veya ayıpsanma ihtimali yüksek ifadeler bile, şiir kalıbına girdiğinde görmezlikten gelinmemiş mi? Hala da öyle değil mi? Demek ki şiir, söz söyleme aracı ilkin. Her ne ve her nasıl olursa olsun. Bu araç olma halinde bir sıradanlık yok ama. Bir nevi elçilik onunki. Hem herkesin elçisi olabilir şiir. Nasıl ki elçi hükümdarının aynasıdır, şiir de şairinin aynasıdır. Hiç bir elçi bir diğerinin aynısı tavra sahip değildir. Değil mi ki; elçiye zeval olmaz, şiire de zeval olmaz. Öyle kesip biçmek hiç hakkaniyetli değil.
Şiir bir hevestir. Bir gençlik dumanı. Her gencin içinde çokça heves vardır. O heves şiire de kapı aralar boyuna. Kapı aralığından başını uzatıp şöyle bir etrafı kolaçan eden, bir anda şiirle göz göze gelip onu baştan aşağı süzen az değildir. Kimisi vurulur kimisi iç çeker. Vurulanda da iç çekende de heves kabarır. Biri habire çoğaltır hevesini, o hevesle hemhal olmayı sever, derdnâk olur; öteki farkında değildir önüne çıkan kısmetin, bir gün bir yerde tekrar rastlaşmayı umar sadece. İlki farkında olandır diğeri farkına varmayan yani.
Şiir hevestir; hem tesadüflere hem de tevafuklara açılan bir heves. Her hevesin bir kapısı vardır hafiften aralık. Kimisi rüzgarla girer ardına kadar açılan kapıdan, ancak nasipsiz çıkar; kimisi yavaştan kendi sızar içeri, bir güzel donanır.
Şiir hevestir, heves bırakır insanda. Kim ki farkındadır bunun; şairdir.
www.40ikindi.com
Yorum (2)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
13/4/2008
Günümüz Türk şiirinin en önemli isimlerinden biri hiç şüphesiz Can Bahadır Yüce. Kendi şiirsel söylemini daha ilk kitabında kurmuş olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz onun. Bu söylem hem geleneği hem de moderni birlikte edinmek gibi 'sahih' bir nitelik taşıyor. Üçüncü kitabı Unuttum Dünya'da (Sel Yayıncılık) bu özellik iyice belirginleşiyor. Yüce'nin şiirine önem kazandıran yönlerden biri de geniş bir şiir atlasında dolaşıyor oluşu. Yüce ile unutuş ırmağının sularında seyrettiği dünyayı lirik bir hüzün ve öz ile sunduğu kitabı 'Unuttum Dünya'yı konuştuk.
Unuttum Dünya'nın, önceki iki kitabına göre daha tasavvufî bir kuşatıcılık içerdiğini söyleyebilir miyiz sevgili Bahadır?
Kitabın adının bir tasavvuf terimi olan "terk-i dünya"yı, sufiler için varılması gereken bir aşama olan "dünyayı unutma"yı çağrıştırdığını ilk söyleyen sen değilsin. Doğrusu, bu adı böyle bir çağrışımı olsun diye seçmedim. Unuttum Dünya, hikmetli, bilgece ve derin bir söylem değil, çocuksu bir ses taşıyor. Şiirlere bakıldığında bu görülecektir. Bu anlamda, kitabın Yaslı Mızıka ve Uzakta Beyaz'ın bir süreği olduğu söylenebilir. Şiirde doğal bir çocuksuluğu, saflığı, hikmetten daha çok önemsiyorum.
Rilke'nin o güzelim Panter şiirindeki 'dünya yok az ötede' dizesinin farklı bir şekilde yeniden üretimi söz konusu kitapta; elbette yeni bir duyarlıkla...
Ben Rilke'nin dizesini şöyle dönüştürürdüm: "Dünya olmasın az ötede". Dünya, "deni" (alçak) sözcüğünden geliyor, biliyorsun. Yalnız kendisine bakan yönleriyle bazen o kadar bunaltıcı oluyor ki dünya, Rilke'nin dizesini bir dileğe dönüştürüyorum.
Neden çocuk, ev, yalnızlık, veda ve kalb dörder defa? Hem dünyayı oluşturan dört unsura hem de musiki terimlerine atıf mı var yoksa?
Evet, kitaptaki "dört"lerin sırlarından biri, dört unsura da atıf yapılıyor olması. Ama bu bölümleri musikiyle doğrudan ilişkili olarak tasarlamadım. Gerçi "F Majör"le başlayan kitabın "Minörler"le bitmesi dikkatli okurun gözünden kaçmayacaktır. Yine de Unuttum Dünya'nın müzikle ilişkisi sezgisel düzeyde. Kitabın bütününe yayılan sesi soruyorsan, o, dünyanın beni hep yoran sesi!
Kitabın sonuna bir metin listesi eklemişsin. Şiirlerdeki metinlerarası yolculuk tinlerarası yolculuğa dönmüş...
Son sayfada yer alan bütün o metinler ve şarkılar, kitapta atıf yaptığım, ya da -bilinçli ya da bilinçdışı olarak- sesleri kitaba sinen vazgeçilmezlerim. Bunlar, özellikle kitabın oluşum sürecinde tekrar tekrar dinlediğim, okuduğum eserler. Dediğin gibi, bunu tinlerarası olarak adlandırmak sanırım daha doğru olacak; çünkü hepsi için yeterince ipucu vermiyorum. Örneğin, kitaba göstergebilimsel eleştiri uygulayan biri Leaving of Liverpool'a, On Dördüncü Şua'ya nerede atıf yapıldığını hemen fark edemeyecek. Belki de fark etmesin istiyorum.
Debussy'nin ifadesiyle "tevazu göstererek haz vermeye çalışmak"; kitabın yapmaya çalıştığı şeyin buna benzer bir şey olduğunu söylememiz mümkün mü?
Kitabın tam da yapmaya çalıştığı şey ama henüz yaptığı değil. Şiirin ancak tevazuyla, zarafetle haz verebileceğini düşünüyorum. Kaba saba, gürültülü bir söyleyiş haz değil ancak -bazen- heyecan uyandırabilir.
Kitapta 'unutmak' bir bakıma bir kitap olmak üzere var olan dünyayı yıkmak ve sonra da yeniden inşa etmenin bir yolu gibi... Marc Augé da o kışkırtıcı kitabı Unutma Biçimleri'nde unutmanın üç biçiminden birinin 'yeniden başlama' olduğunu söylüyordu.
Unutmak iyidir bir yerde. Ama Unuttum Dünya için yeniden başlama değil de yeniden başlamaya niyet denilebilir. Aslında her kitapta yaptığımız budur.
Kitaba Şemî ve Wordsworth'ten yaptığın alıntılarla başlaman ve şiirlerin hemen hepsinde hem Batı hem de Doğu metinlerine atıflar yapman 'sahih' bir konumda bulunduğunun açık göstergesi olsa gerek...
O iki dizeyi, bütün edebiyat tarihinde, "dünya" sözcüğünü içeren en iyi iki dize olduklarını düşündüğüm için seçtim. Biri Doğulu, biri Batılı olsun diye değil. Ama bu hem Doğu'ya hem Batı'ya bakmaya çalışmanın bir sonucu da olabilir. Senin de çok iyi bildiğin gibi, biz ustalarımızdan böyle gördük!
Meursault, Aylak Adam, Bozkırkurdu ve Bartleby; büyük yalnızlıklarını deyiş yerindeyse şiire dönüştüren roman kahramanları... Romanlardan şiirini beslemen ilginç... Nedir bu kahramanlarda Unuttum Dünya şairini çeken şey?
Bir şiirin ilişki kurduğu metnin bir şiir olup olmaması öncelikli sorun değildir. Önemli olan, metinlerarası ilişkiler bağlamında neye atıf yapılırsa yapılsın, ortaya iyi bir "şiir" çıkartmaktır. Kaldı ki, bu anlatı kahramanları bana hep birer şiirin anlatıcı öznesi gibi görünmüştür. Aylak Adam'ın, Bozkırkurdu'nun ya da Yabancı'nın iyi bir şiir kadar sarsıcı olmadığını kim söyleyebilir? Bütün bu anlatı kişilerinin ortak yönü, dünya karşısındaki çocuksu duruşları. Bunlara Salinger'ın Holden Caulfield'ını, Kundera'nın Ludvik'ini ve başkalarını da ekleyebilirsin.
Trakl'ın 'ruh bir yabansıdır dünyada' dizesinin birçok şiirinin matrisi olduğunu (en azından benim öyle okuduğumu) söyleyebilirim, ne dersin?
Kitaptaki birçok şiirin matrisi dünyadaki yabancılığımız, buradaki konukluğumuz, asıl yurdunu özleyen halimiz. Şairlerin kendini dünyada gurbette gibi hissettiği çok olur. Yine de Unuttum Dünya, o kadar karamsar bir kitap değil. Kitabın matrisi son şiirin son dizesinde saklı.
Mevlânâ'nın "Söz az ve öz gerektir vesselâm" tavsiyesine uymuş gibisin...
Bu iltifatında gerçeklik payı varsa kendimi bir şey yapmış sayabilirim.
(Ercan Yılmaz)
Yorum (0)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
13/4/2008
Karagöz İsmet Özel'le Başlıyor
Karagöz'ün 2. sayısı, İsmet Özel'in "Yaşamak Geçti Başımdan" isimli şiiriyle açılıyor. İsmet Özel'in yeni şiirinin yanı sıra, Karagöz dergisinde bir de İsmet Özel söyleşisi var. Türk şiirinin kökleri ve millet bağı üzerinden günümüz şiirinin ele alındığı söyleşi, ufuk açıcı cevaplarıyla bir İsmet Özel söyleşisi.
Türk Şiirinin Tabuları
Bu sayının ağırlıklı konusu Türk şiirinin tabuları. Hakan Şarkdemir, Osman Özbahçe, Serkan Işın, Abdurrahman Çelebi ve Hasan Akay tabu meselesini değişik yönleriyle ortaya koyarken Enis Akın, Ali Ayçil, Tarık Günersel, Ahmet Güntan, Osman Konuk ve İbrahim Tenekeci kendilerine yöneltilen sorulara verdikleri cevaplarla tabu konusuna açılım kazandırıyorlar.
Karagöz'ün Hakikati
Hüseyin Şen, "Karagöz Oyunlarında Perde Gazellerinin Tasavvufi Arka Planı" başlıklı yazısıyla Karagöz'ün hakikatini ortaya koyuyor. Uzun bir emeğin eseri olan bu yazı Karagöz'ü eğlence zannedenlere özellikle önerilir.
Boydan Boya Eleştiri
Edebiyat eleştirisine ayrı bir değer veren Karagöz, bu sayısında da birbirinden kıymetli yazılar sunuyor okuyucularına. Ali Görkem Userin'in Tanpınar'ın günlükleri, Vural Kaya'nın Şaban Abak, Evren Kuçlu'nun Ayhan Kurt, Yavuz Altınışık'ın Ömer Şişman, Serkan Işın'ın Murat Üstübal üzerine yazdıkları yazılar Karagöz'ün günümüz şiirini ve edebiyatını merkeze alan yapısının bir göstergesi.
Halide Aral'ın edebiyat ve ahlâk bağıntısına dikkat çeken yazısıyla Emine Erdoğan'ın usta yönetmen Tim Burton'ın şiirlerine dikkat çeken yazısı Karagöz'ün gücüne güç katıyor. Karagöz'ün Kıraathane bölümünde Samed Karagöz'le başlattığı televizyon eleştirisi derginin temaşa yönüne ayrı bir boyut kazandırıyor.
Asıl Mevzu
Karagöz'ün 2. sayısının asıl zeminini ise İsmet Özel, Evren Kuçlu, Sadık Koç, İbrahim Tenekeci, Serkan Işın, Hakan Şarkdemir, Oğuz Karakaş ve Osman Özbahçe'nin şiirleri ile Murat Zelan'ın "Büyük Yazar" başlıklı hikâyesi oluşturuyor.
Yorum (0)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
6/4/2008
“Bütüncül bir yapıdır şiir, parçalara ayrıştırılamaz."
Konuşan: Abdullah Harmancı
*Mehmet Solak’ın edebiyata, yazıya, okuma yazma heyecanına dahil oluşu, ilk okudukları, yazdıkları, ilk yayınladıkları, ilk kitaba gelinceye kadar geçen sürede yaşadıklarınız, biraz bunlardan bahseder misiniz?
“Nasıl başladınız?” türünden klâsik başlangıçları hiç sevmem. Ama kaçınılmaz ilk sorudur çoğunlukla. Yine de klâsik başlangıç havasının aşılmak istendiğini görmemek insafsızlık olur. Başlayalım o halde: Ortaokul-lise yıllarında sular seller gibi kitap okuduğumu hatırlıyorum; öncelikle babamın kitaplarını ve üye olduğum üç ayrı kütüphaneden her hafta mutlaka okuyup değiştirdiğim kitapları. Her türden kitap okudum. Ama edebiyatçı olmak gibi bir niyetim yoktu o zamanlar. O dönemde ciddi bir yazma çalışmam olmadı. Üniversiteye başladığımda; şiir ve düşünce-felsefe yoğunlukluydu ilgim. Bu yoğunluklu ilgi yazmaya yöneltti beni; yazarak hasbıhal kurduğum ilk tür şiirdir. Şiire odaklandım uzun süre. Ancak yaklaşık on yıl, yazdığım halde hiç yayımlamadım, yayımlamak gibi bir düşüncem ve niyetim de olmadı. Tamamen ‘kendime dönük, kendim için yazma’ idi öncelediğim. Göz önünde olmayı, öne çıkmayı seven biri değilim. Bu sebeple, beni yakından tanıyan arkadaşlarımın çoğu bilmedi benim yazdığımı, hatta ailem bile. Sonra, gönderdiğim ilk şiirim Kardelen dergisinde yayımlandı. Yani ilk göz ağrım Kardelen’dir benim. Şiirlerimi yayımlama işine beni ikna eden sevgili dostum Kâmil Yeşil oldu. O gün bu gün sürüyor bu serüven. Çok yazan biri olmadım, olmak da istemedim ayrıca, kendimi hiç zorlamadım yani. Şiirler kitaplaşana kadar da bir o kadar zaman geçti. İlk kitap 1999 yılında Hece Yayınlarından çıktı. Burada bir anekdot aktarayım: İlk kitabım, çıktığında bir ulusal televizyon programında tanıtılmış. Ben görmedim. Tesadüfen programı izleyen kardeşim, Mehmet Solak ismi geçince şaşırmış, beni aradı; ‘O sen misin, senin şiir kitabın mı çıktı?’ dedi. Tabiî cevabım onu şaşırttı. İnsanları şaşırtmak gibi bir kurnazlığım olmadı; fakat beni tanıyanların şaşkınlık sahnelerine şahit olmuşumdur genellikle.
*İlk kitabınız Aşka Yüzüm Var… 1999 tarihinde yayınlanmış. Ardından 2006’da iki kitap daha. Edebiyata daha çok HECE dergisinden dahil olduğunuzu söylersek yanlış olmaz sanıyorum. “Bir derginin şairi” olarak görüyor musunuz kendinizi ve bu duruma nasıl bakıyorsunuz?
Evet, 2006’da iki kitap birden çıktı. Biri şiir, Arada Bir Yerde; öteki düzyazı-şiir de diyebileceğimiz Hüzünârâ.
‘Edebiyata dahil olmak’ ifadesine bir şerh koymamız gerekecek sanırım. Şöyle ki: Edebiyat dergilerinin (burada edebiyat kavramına dikkat edilmesini isterim.) herhangi birinde ya da birilerinde şiir, deneme, hikâye… yayımlamış biri, kim ne derse desin, edebiyatın içindedir. Bir dergiye kadar edebiyatın dışında olup da ondan sonra edebiyata dahil olmak gibi bir durumun hiç kimse için geçerli olmadığı kanısındayım. Şunu diyebiliriz ama; şairin-yazarın tanınması noktasında dergilerin katkıları aynı boyutta değildir. Bu bağlamda baktığımızda yaklaşımınız doğrudur. Bu da normaldir, çünkü en çok Hece’de yazdım, halen de yazıyorum. Hatta ilk çıktığı yıllarda iki-üç yıl, belki daha fazla, sadece Hece’de yazdım. Örneğin Hüzünârâ’daki metinlerin tamamı, Arada Bir Yerde’deki şiirlerin çoğu Hece’de yayımlandı. İlk kitabım da Hece’den. Daha ne olsun.
En çok Hece’de yazmış ve yazıyor olmam sebebiyle; daha çok Hece şairi olarak tanındığım ve tanıştırıldığım doğrudur. Ayrıca; çıktığı günden bu yana çok önemsediğim bir dergi Hece. Hece şairi olarak anılmaktan rahatsız olmam. Ama sadece Hece’de yazmış biri değilim. Diğer dergilere de haksızlık etmek istemem. Her birinin hakkını her birine teslim etmekten yanayım. Aklıma gelenleri hemen sayayım; Dergâh, Kaşgar, Kökler, Sonsuzluk ve Bir Gün, Mortaka, Yedi İklim, Düş Çınarı, Kırağı, Kardelen, Mühür…
*“Benim şiirim ‘şehirli’ dir. Çünkü; ben, şehirliyim. İstanbul’da olsaydım da ancak bu kadar şehirli olabilirdim. Şehirli insanın algısı, yaşadığı sorunlar, dışında ve içinde olup bitenlerin zihnindeki ve ruhundaki yankısı vardır benim şiirimde. Yani, taşralı havası yoktur.” diyorsunuz. Bu bağlamda “şehirlilik”ten ne anlamalıyız? Şehirli olmak, bir şairin şehirli olması ne demektir?
Şehirli olmak ya da olmamak her şeyden önce bir zihniyet meselesidir, mekânsal bir algıdan ibaret değildir. Bir insanın İstanbul’da veya başka bir şehirde yaşıyor olması onu şehirli kılmaz. Öyle olsaydı şehirlerimizin hızla köyleşmesinden şikâyet etmezdik. Şehirli insan günübirlik yaşamaz. Hesabı- kitabı kısa vadeli değildir. Yaşadığı zamanla ve mekanla sınırlı bir zaman ve mekan algısı değildir onunki. İçinde bulunduğu ortamdan ve ilişki kurduğu insanlardan medet umma, bütün şartları kendi lehine çevirme çabasından kendini alamama gibi trajikomik çabaları yoktur şehirli insanın. En çok şehirli olması gereken taife şairlerdir bence. Çünkü şehirlilik, yaşamın gündelik kısmını aşan bir duyarlılığı gerekli kılar. Duyarlılık yoksa kendine özgü bir duruş da yoktur. Duyarlılığın ve duruşun olmadığı yerde şairlik var mıdır? Olsa olsa söz ustasıdır öyleleri. Ustalıkta zaman unsuru çok önemlidir, bir de tevarüs. Bütün işi gücü zamanla kayıtlandırmak şehirlilikle bağdaşmaz. Zamana bağımlılık insanı durağanlaştırır. Durağanlık, duyarlılık yitimi demektir. Hele tevarüs edilenden nemalanmak, onunla kendine bir yer açmaya çalışmak; bunu yaparken de kendi meziyetleriyle var olmak değil, başkalarına yakıştırdığı kusurlarla kendini işaret etmek alışılmış yavanlıklardır.
*Buna bağlı olarak, merkez-taşra ayrımının edebiyata yansıması konusunda neler diyeceksiniz? Taşrada olmak bir şairin edebiyatın her anlamdaki meyvelerinden yararlanmasını engelliyor mu?
Merkez-taşra ayrımı sanal bir ayrımdır. Dergah dergisinin 209.sayısında (Temmuz 2007) yayımlanan söyleşide de belirtmiştim: Şair için merkez, kendi ortamıdır; yani zihinsel varlığıyla yaşadığı ortam. Bu ortam; zamansal ve mekânsal sınırları aşan bir ortamdır. Zamana ve mekana bağımlı kalanların, bağımlılıklarını meşrulaştırmak için ortaya attıkları, şekeri tükense de inatla çiğnemeye devam ettikleri bir sakızdır bu konu. Bu zihniyet terk edilmeli artık. Çoktan modası geçti bu ayrıştırmanın. Köylülerin ukdesidir bir gün şehre göç etmek. Köyden çıkınca köylü olmaktan da kurtulacaklarını sanırlar. Heyhat!
Edebiyatın bir meyvesi varsa, önemli olan; o meyveyi koklamasını, tatmasını bilmektir. Ağacın altında gölgelendiği halde meyvesinden yiyememek de var. Meyvesinden yiyemeyenlerin, yani bu beceri ve takati gösteremeyenlerin, ‘Ağacın altında ben oturuyor(d)um diye basbas bağırmalarının ne anlamı var? Ama birilerinin işi de; bağırıp çağırmak, çığırtkanlıkla kotarmak işlerini. Onların yaşam biçimleri bu. Benim, mekânsal bir sıkıntım yok doğrusu; zihnim bu anlamda duru.
* Mevlana; yaşadığı şehir Konya ile şiiri arasında, şiirini var eden sebeplerle Konya arasında bağlantılar kuruyordu. Mersin ya da başka bir şehir, yaşadığınız, içinde bulunduğunuz bir mekân şiirinizi nasıl etkiliyor? Başka bir şehirde yaşasaydım başka şeyler yazardım diyebilir misiniz?
İnsanın yaşadığı mekânla, eylemleri ve uğraşları arasında elbette bir bağıntı vardır. Bu kaçınılmaz. Ancak bağıntının boyutu ve içeriği kişiden kişiye değişir. Doğrudan belli bir şehrin yansıması görülebilir şiirde. Bu olmayabilir de. Şairin tercihi ile alakalı bir şey. İnsanlar nasıl birbirine benzerse şehirler de birbirine benzer. Bütün şehirlerin ya da o şehirlerde yaşayan insanların sorunları, travmaları, çelişkileri, çatışmaları…üç aşağı beş yukarı aynıdır. Bütün bunlar ortaklıklardır. Elbette kendilerine özgü olan farklılıkları da vardır. Onlar da çeker insanı. Hele şairi. Şehrin görünür yanından ziyade görünmez yanı daha çok ilgilendirir beni. Aradığım zihinselliği, varoluşu, isyanı, aşkı… orada bulur ve orada yaşarım çünkü. Bu bağlamda, yaşadığım şehirler yazma tavrımı değiştirmedi, diyebilirim. Neden değiştirsin ki; merkeze şehri değil, kendi varlığımı koyarım. Hep böyledir kendimi bildim bileli. Şiirimin fışkırdığı yer; kendi varlığımdır, yaşama sancım. Kendimi hiç bu dünyaya ait hissetmedim zaten.
* Sizinle yapılan bir söyleşide cumhuriyet dönemi şiirimizden pek çok şairimizin ismini anıyorsunuz… Fakat bu şairleri “ünsiyet kurduklarım” ve “bildiğim ama ünsiyet kurmadıklarım” şeklinde iki gruba ayırıyorsunuz. Bu poetik bir durum alış mı? Yoksa işin içine ideolojik bir bakış da giriyor mu? Yani ünsiyet kurmamak ya da kuramamak… Bunun sebepleri üzerine düşündünüz mü?
Bir düzeltme ile başlayalım izninle. Pek çok şair saymadım hatırladığım kadarıyla, hemen bakalım: bir, iki, üç… topu topu dokuz şair saymışım. Altısını ünsiyet kurduklarıma üçünü de ünsiyet kuramadıklarıma örnek olarak sıralamışım. Kesinlikle ideolojik bir ayrıştırma değil bu. Hilmi Yavuz ile İsmet Özel’in ya da İhsan Deniz ile Haydar Ergülen’in ideolojik olarak aynı yerde durmadıkları herkesçe malum. Öte yandan tam olarak poetik bir yakınlık da değil. O söyleşide de belirtmiştim; şiirleriyle bana gülümseyen şairler bunlar. Elbette başkaları da var. Hani bir insanla yeni tanıştığınızda bile birden içiniz ısınıverir, onu çok da tanımadığınız halde. Kimileriyle de uzun süredir tanışmanıza rağmen bir şeyler boyuna iter sizi. Bırakın ısınmayı, karşılaşmak bile istemezsiniz. Böyle bir şey işte; ruhsal bir yakınlık. Akılcıl bir izlek olmaktan uzak. Yaşam algısı ve tarzı bakımından yakın olduğumuz her insanla ünsiyetimiz var mıdır; veya poetik duruşumuz benzer olan her şairle? Hiç sanmıyorum. Şu tavrı reddediyorum: Benden veya benim gibi olanları severim, her halleriyle baş tacı ederim; benden yahut benim gibi olmayanları ise görülmesi ve takdir edilmesi gereken yanlarına rağmen görmem, görmezlikten gelirim, hatta gündem olabilmek için fırsat buldukça saldırırım. Çok iğrenç bir anlayış bu. Bir insanın bir başka insanla ünsiyetinin olmaması, onu toptan olumsuzlamasını gerektirmez. Tersi durumda da, her şeyiyle baş tacı edilmesini gerektirecek gerekçeler sunmak mümkün değildir.
* Genel olarak baktığımız zaman günümüz edebiyat dünyasında bir cansızlık, bir sessizlik, belki de tersine, bir kuru gürültü hakim… Dağınık bir ortam var. Kim kime, dum duma… Bütün bu manzarayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Günümüz edebiyat ortamında bir cansızlık olduğu kanısında değilim. Canlılık var. Ancak edebiyat gettoları oluştu. Herkes kendi gettosunda gayet mutlu. Günün her saatinde kıpır kıpır, capcanlı bu gettolar. İşte buralardan yükselen canlı(!) şiir okuma seansları, bilumum türleriyle icra edilen selamlaşma seremonileri, rengarenk reklam etkinlikleri epeyce canlılık ve ses katıyor edebiyat dünyasına. Haliyle biraz da gürültü olmuyor değil. Kolektif çalışmaların engellenemeyen niteliği bu. Bir de diğer gettolara yönelen salvoları düşünürsek, ses epeyce artıyor. Bu gürültüye rağmen bir sarı sessizlik de yok değil. Müthiş bir paradoks. Kendilerinden olmadığı halde, belki tek başına olduğu halde, görünür işler yapanlara karşı sürdürülen sessizlik. Kimseden tık yok. Yani gettolarda ebelemece, gettolar arasında sobelemece oynanıyor; dışarıda kalanlar da kendi başlarının derdinde sessizliğe mahkûm yaşayıp gidiyorlar. Hal böyle olunca, bakılan yere ve görüş alanına göre görüntü değişiyor. Kimi canlılık kimi cansızlık, kimi çokseslilik kimi sessizlik, kimi geri çekiliş kimi kuşak atılımı görebiliyor. Hatta sanal görüntüler bile oluşturulabiliyor. Mesela; on yıllar önce konuşulmuş, tartışılmış konuları, ilk kez kendi(leri) dile getiriyormuşçasına tercüme hipotezlerle bir aura oluşturmak çabasında olanlar, doğrusu çok ataklar bu konuda. Sözün kısası; edebiyat dünyasında işler, köylü kurnazlığı ve çeteci mantıkla yürüyor. Şehir yerinde köylülüğe devam yani.
* Şiir eleştirisi, şiir teorisi yazıları yazdınız. Şiir yazan birinin aynı zamanda şiirin teorisi ile uğraşması nasıl bir şeydir? Genelde bir batıl inanç vardır. Teoriye fazla gömülmenin şiir yazmaya ket vurduğu yönünde… Ne dersiniz?
Şiir yazan birinin aynı zamanda şiir teorisi ile uğraşması gayet normal bir şeydir. Hatta olması elzemdir bence. Uğraştığımız işlerin kılgısal yanı kadar düşünsel yanıyla da ilgilenmeliyiz. O vakit yaptığımız işi doğru anlamlandırabilir, ilintilerini doğru kurabiliriz. Düşünsel boyutun illâki yazılıp çizilmesi de gerekmiyor ayrıca. Önemli olan teori - pratik bütüncüllüğünü sağlayabilmek. Tabiî sanıldığı kadar kolay değil bunu sağlamak. Teori bir tarafa pratik bir tarafa çekebilir. Bunun örneklerini de gördük, görüyoruz. Yoksa normal şartlarda, teoriye gömülmek şiir yazmaya ket vurmaz. Teoriyi ortaya koyup ona uygun yazmak, herkesin harcı olamaz. Herkesin özgün bir teori ortaya koyması da söz konusu değildir. Ancak sağlıklı olanı; pratikten hareketle teoriyi oluşturmaya çalışmak, belli bir noktadan sonra ikisini atbaşı götürebilmektir. Tencere kapak misali bir bakıma. Kimilerinde tencere büyük, kapak küçük; kimilerinde kapak büyük tencere küçük. Kimilerinde de tencere-kazan çatışması var. Bazıları da tam anlamıyla sergilik, maksat çeşit olsun. Kuru kuruya poetika yapmanın kimseye bir faydası olmaz. Ortaya koyduğunuz düşüncenin ya da yaklaşımın pratikteki karşılığını mutlaka göstermelisiniz. Bunu yapmadan, ne kadar tumturaklı söz düzerseniz düzün bir anlamı yoktur. Günümüzde, gürültülü bir şekilde takdim edilen poetikalara, ilgi gösterilmeyişinin sebeplerini burada aramak gerekir.
Kendi adıma; şiir çözümlemesi yapmamın ve şiir teorisi ile ilgilenmemin şiirimi olumlu yönde etkilediğini düşünüyorum. Ancak fiyakalı poetikalar peşinde değilim; hiç olmadım. Şairliğime katkı sağlayacak edimler içinde olmayı önemsiyorum. Bu bağlamda, özellikle şiir çözümlemelerinin çok açılım sağladığını söyleyebilirim.. Keşke vakit bulabilsem de daha çok yapabilsem o tür çalışmaları.
* Hüzünara biraz farklı bir kitap. Şiirle düzyazı arasında. Hüzünara için düzyazı-şiir diyebilir miyiz?
Hüzünârâ, farklı bir çalışma gerçekten. İddialı konuşmayı sevmem ama, bir benzerine rastlamadım. Rastlayan, bilen gösterebilir elbette. Bir şairin bir şiirinin tamamından veya bir parçasından hareketle; o metinle bağımlı olduğu kadar, benim iç dünyamın da yansıması olan metinler. Ünsiyeti görünür kılma çabası. Farklı zamanlarda farklı kişilerce yaşanılanları ortaklaştırma, bağıntılama girişimi. Bağlamları tek bir bağlamda örtüştürme bir bakıma. Şiirim kadar önemsiyorum o metinleri de. Düzyazı-şiir diyebilir miyiz? Neden olmasın. Diyenler de oldu nitekim. Sorulduğunda ben de kestirmeden öyle diyorum doğrusu. Yalnız, ‘düzyazı-şiir’ ifadesi pek sevimli gelmiyor bana; hem düzyazı hem şiir. İfadeyi çevirip ‘şiirsel düzyazı’ dediğimizde de düzyazıya vurgu yapılmış oluyor. Yine de genel kabule uyarak düzyazı-şiir demek daha uygun sanırım. Ancak şunu belirtmeliyim; biraz da düzyazı-şiir yazayım, düşüncesiyle yazmadım o metinleri. Şiir fantezisi değildi yani niyetim. Hele “şiir ile düzyazı arasında gelgitler yaşayan” şairin bir çıkış araması hiç değil. Her biri mektup formatında yazıldı ve adresine ulaştı. Nihayetinde kitaplaştı, o kadar. Şiirim kadar değerli benim için.
* İkinci Yeni ile yoğun ilişkiler içinde olan bir şiir yazılıyor bugün. Siz, İkinci Yeni’ye nasıl bakıyorsunuz? Sizin şiirinizi de etkilediğini söyleyebilir miyiz?
İkinci Yeni ile yoğun ilişkiler içinde olan, hatta onun süreği bir şiir yazıldığı doğrudur. Herkes bilir ki; İkinci Yeni, hesaplı kitaplı, bildirili bir hareket değildir. Modern batı şiirinin bizdeki spontane yansıması bir bakıma. Tabiî o zamanlar dolaşımda olan şiirden farklı bir şiirdir. Farklı oluşu sebebiyle sonradan ve dışarıdan bir adlandırma yapılmıştır. Başlangıçta burun kıvrılsa da bu adlandırmaya, sonradan kabul görmüştür. Hatta sen başlattın ben başlattım, çekişmeleri bile yaşanmıştır. Giriş-çıkışlar da epey hızlı ve yoğun olmuştur.
İkinci Yeni şiirine, genel anlamda ‘imgeci şiir’ diyebiliriz. Kendine özgü niteliği budur. Ayrışma noktası ‘imge’ dir yani. Bu bağlamda; ‘bireycil imgeci şiir’ bile diyebiliriz İkinci Yeni için. Ancak tek kanaldan akan bir şiir değildir İkinci Yeni. Ana kanala katışan ve yer yer ondan ayrışan tali kanal vardır pek çok; tıpkı Millî edebiyat hareketinde olduğu gibi. Toplumcu şiir, tek kanallıdır meselâ. Günümüzde şiir, tek kanallı olamaz. Bunun için İkinci Yeni süreği şiiri önemsiyorum. Modern Türk şiirine rengini veren şiir, bu şiir. Çünkü modern algı ile geleneksel algıyı bütünleştiren bir imkân var onda. Bu imkânın farkına varmak gerek. Keşfe açık bir alan, İkinci Yeni ile açılan. Bir zihniyet yenilenmesi.
Benim şiirim de imgeden beslenir, imgeyle vücut bulur. Ama imge kuyusu değildir. Bazıları, imgecilik (ve İkinci Yeni) adına, imge kuyusuna çevirdiler şiiri. Şiire saygımdan, daha uç ve keskin bir niteleme yapmak istemiyorum. Yalnızca imge, olamaz şiir. Yalnızca başka bir şey de: örneğin; somutluk, görsellik, epik söylem, tekseslilik ya da çokseslilik… Bütüncül bir yapıdır şiir; parçalara ayrıştırılamaz bir bütüncül yapı. Ayrıştırdığınız an, hızla uzaklaşırsınız şiirden. Şimdilerde, çokça örneğini görebiliyoruz şiirden uzaklaşmanın. Cılkı çıktı meselâ, görsel-somut-deneysel şiirin. Ne denebileceği bile belli değil. Epik söylem için de aynı şey söz konusu. Konuşma dilinin sayıp dökmelerinden, kaba ifadelerinden, hatta küfürlerinden şiir kotarmaya çalışmak şiire zarar veriyor. Şiiri imge tasallutundan kurtaralım derken bayağılık çukuruna gömüyorlar. Yineleyelim: Şiir; ne anlamsızlıktır, yani imge boğuntusu ne de konuşma düzeneği, yani sıradanlık ve hatta deneysel pespayelik. Şiire yüce bir misyon yüklüyor değilim kesinlikle. Bunu da çok anlamlı ve gerçekçi bulmuyorum. İtirazım, şiirin alçaltılmasına. Bunu hak etmiyor çünkü.
İkinci Yeni ile başlayan süreç, modern Türk şiiri için önemli bir açılım. Bu açılımın sunduğu imkânları artistik hezeyanlarla heba etmemek gerektiğini düşünüyorum. Bu vebalin hesabını kimse veremez.
( Hece 136, Nisan 2008)
Yorum (0)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
4/4/2008
|
|
|
|
KUM SAATİ
Mehmet Harmancı/Sinemaskop Yazılar-6 3
Hasan Aycın/Çizgi 7
Hayriye Ünal/Afazi 8
Mustafa Muharrem/Nüans 11
Ömer Aksay/Bahçe’nin Epik Sürgünü 12
Hasan Yurtoğlu/Laissez Aller/Laissez Passier... 15
Gönül Utku/Yüz’deki iz 19
Hilmi Uçan/Günlüklerindeki Tanpınar-Tanpınar’ın İnsan Yanı 23
Deniz Gündoğan/Kurmaca Yazın ve Kadın 27
İhsan Solmaz/Sınırsız Atlas-Umman 35
İbrahim Halil Üçer/Kaçış 39
Selahattin İpek/Portreler-Cemal Süreya: Kırlangıç Şair 43
Mustafa Şerif Onaran/Gelenekten Güncele Şiir Notları: Yitik Zaman 46
Dosya: ÇAĞDAŞ FİLİSTİN ŞİİRİ
Selma Hadra Cayyusi/Çağdaş Filistin Şiiri 54
İbrahim Demirci/Türkçede Filistin Şiiri 79
Burhaneddin El-Abbuşi/Uçan Sevgi 85
Fedva Tukan/İntifada Şehitleri/Karlı Gün 86
Jabra İbrahim Jabra/Huruç Vakti 89
Kemal Nâsır/Öykü 93
Semih El Kasım/Aşk Şiirleri 94
Abdülkerim El Karmi (Ebu Selma)/Döneceğiz 96
Mahmud Derviş/Çığlık/Kız/Taş Olaydım/Muhammed/Anneme/Rubailer’den... 98
Mürid El-Bargusi/Yorum/Sıkıntım Yok/Sakıncası Yok/ Gözcü... 109
İbrahim Nasrullah/Arzular/Kervanlar/Rüzgâr/ Varlık... 115
Zekeriya Muhammed/İtizar 117
Yusuf Abd Al Aziz/Yuva 120
Temim El-Bargusi/Kudüs’te 121
Gassan Zaktan/Rehber/Yastık /Zekeriya’dan Dört Bacı 126
Muhammed El Zahir/Üç Kısa Mektup 128
Leyla Alluş/Yeniden Doğuş 130
Harun Haşim Raşit/Eller Yukarı 132
Selman Mesalaha/Yolculuk 133
Ziyad Meşhur Mubsalıt/Hezeyan Kokusu 134
Mahmut Derviş’le Söyleşi: Şair Bazen Kahramandır Ama Her Zaman İnsandır 136
Ethem Baran/Harfler ve Notalar’ın İzinde 142
MEHMET SOLAK'LA ŞİİR ÜZERİNE 146
Fatih Yerdemir/Rehâyî’nin Üç Mektubu ve Bir Gazeli 152
KİTAPLIK
Nuri Altun/Moğol Tarihi ve Seyahatname 156
Yusuf Turan Günaydın/Ebu Said El-Hâdimî/Süleyman Çelebi ve Mevlid 157
| |
Yorum (0)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı